VARLIK FONU

Varlık; sözlük anlamı

  • Var olma durumu, var oluş, mevcudiyet; önemli, yararlı, değerli şey.
  • Var olan her şey, yaşam, hayat.
  • Para, mal, mülk, zenginlik; oluş ve yok oluşun karşıtı olarak, kalıcı olan, gelip geçici olmayan şey.

Kontrol mekanizmasının olmadığı, babalarının çiftliği gibi yönetilen ülkemizde, bu sefer de 5 kişiden oluşan bir “ Varlık Fon’ u” kuruldu.

Bir fonun varlık fonu olabilmesi için ortalıkta bir varlığın olması gerekir.

400 milyar dolar borcu olan, geçim standartları dünya sıralamasının çok gerisinde bulunan, maddi anlamda dahi rahatın, huzurun, mutlu bir yaşam seviyesinin mumla arandığı bu topraklarda, bir varlık fonunun neden kurulmak istendiğini, mantığa dayanan bir fikirle anlatamazsınız.

Çok zengin ülkeler, petrol sahibi ülkeler, emtia sahibi ülkeler, elde ettikleri gelirlerin tasarruflarını, daha farklı değerlendirebilmek için bir fon kurarlar. Bu anlaşılabilir.

Fakat sen,

  • Mehmet Bostan, Özelleştirme Dairesi Başkanı
  • Oral Erdoğan, Profesör
  • Hikmet Karadağ, Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı
  • Kerem Alkın, Nişantaşı Üniversitesi Başkanı
  • Yiğit Bulut, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı,

bu yukarıda yazılı isimlerle bir fon kurarsan, buna kısaca kanunla kurulmuş bir aile şirketi denir, ki bu fonda yapılacak dengesiz harcamalar, hesapsız yatırımlar, halkın malının, ülkenin gelirinin kontrolsüz bir şekilde çarçur edilmesi anlamına gelir.

Bakanlar Kurulu Kararı’yla yapılan devirde, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Borsa İstanbul, BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi), PTT, TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Şirketi), ETİ Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü, Çaykur Türkiye Varlık Fon’una aktarıldı.

Anlatmak istediğimiz, bu fona devredilen şirketlerin 2016 yılında Türkiye bütçesine yaptığı katkı 5 milyar lira. Bir yanda, Türkiye bütçesine 5 milyar lira katkı yapan şirketleri, kafalarına göre, kendi seçtikleri 5 kişiyle bir fon oluşturup, sanki aile şirketlerine devredermiş gibi faaliyet gösteren bir yönetim şekli, diğer tarafta ise Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyeti kurduktan sonra, “ Açık bir bütçenin, hesapsız mahzurlarını iyi bilen Büyük Millet Meclisi’nin muvazene yolunda kat’i karar sahibi bulunması, devletin mali ve hatta umumi siyaseti için en büyük teminattır” diyen kontrol edilebilinir ekonomi politikası, ülkemizin nasıl güvenilir bir şekilde ve sağlam temeller üzerinde yönetilebileceğini göstermektedir kanımızca.

Şimdi buradan yola çıkarak;

Ülkenin geleceğini, bir kişinin emellerine heba eden, ülke insanının yaşam şekline, inanç hürriyetine, özgürce düşünebilmesine karar veren yetkiyi kendisinde toplamak isteyen, kapalı, açık; dinli, dinsiz; senden, benden gibi toplumu ötekileştiren, baskıcı, hak ve adaletten uzak yönetme sevdalılarına, dur demek zorunluğunu hissetmelisiniz.

Ülkesinin aydınını, sanatçısını, işçisini, memurunu, öğrencisini, gazetecisini, yazarını, kısacası ülkesini seven çağdaş insanları düşman kategorisine koyup, insan sevgisini, vatanın bölünmez bütünlüğünü hiçe sayan, eğitimden, ilime, bilime, ekonomiye kadar ülkesinin çağdaşlaşma şansını, bilinçli bir yok etme siyaseti ile karanlığa sürükleyen bu zihniyete yeter artık demeniz gerektiğini anlamalısınız.

Neden hissetmelisiniz, anlamalısınız?

Çünkü bizlerin, hepimizin Atatürk ve Silah Arkadaşlarına, bir milli direniş örgütü olan Kuva-yi Milliye’cilere, isimlerini bile bilemediğimiz nice genç, yaşlı, kadınlı, erkekli, bu ülkeyi bizler uğruna canları pahasına kurtarıp, özgür ve mutlu bir yaşam için, emanet eden şehitlerimize borcumuz var.

Canlarını hiçe sayarak bu topraklarda bağımsız yaşayabilmemize olanak sağlayan bu insanlara, kusura bakmayın, bir insanın şahsi çıkarları uğruna emanetinize sahip çıkamadık diyemeyiz, dememeliyiz.

Bizler ne badireler atlattık, ne zorluklardan geçtik, vatan sevgisinin ne olduğunu, vatanın bölünmez bütünlüğünün ne anlama geldiğini, kanlarınızla yazdığınız tarih sayfalarından sizlerden öğrendik.

Bağımsız, laik Türkiye Cumhuriyetini kimsenin yıkmaya gücünün yetmeyeceğine huzurunuzda söz verir, yaşanılan bu karanlık süreç içinde sizlerden özür dileriz.

Ruhunuz şad olsun.

Emanetiniz emanetimizdir.

A-Platform

“kelepçelenmiş kelimeleri olağan gücümüzle haykırmak zorundayız”

Haince, sinsice ve ne yazık ki çok ustaca planlanmış, laik, demokratik bir hukuk devleti olan, Türkiye Cumhuriyeti´ nin temel ilkelerini yok etme oyunu, mevcut yönetim tarafından kuralına göre işletilmekte ülkemizde.

Yine ne yazık ki, bizler de bu ülkemizi parçalanmaya götüren oyunu, anlayanlar ve hala farkında olmayanlar diye guruplara ayrılmış bir şekilde, seyretmekteyiz nedense.

Kendilerinin işine gelen herşeyi, yine kendileri gibi düşünmeye kandırdıkları, Hala Tehlikenın Farkında  olmayan ülkemiz insanlarının, bir gün uyanmasını beklemek yerine, her gün bıkmadan usanmadan, elimizden geldiğince, yazarak, sivil toplum kuruluşları tarafından binbir zorluklarla yapılmakta olan etkinliklere katılarak, “kelepçelenmiş kelimeleri olağan gücümüzle haykırmak zorundayız”.

Onlar,

14 Eylül 2011 tarihinde Milli Eğitim Bakanı´ nın Meclis´ ten geçirmeden kanun hükmünde kararname ile, teşkilat yasasında yer alan “Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı vatandaş yetiştirme koşulunu” yasadan çıkarırlarken,

Sırf kendilerine yakın insanların da aralarında bulunduğu, 2002 yılında Mardin´de N. Ç. adında 13 yaşındaki kız çoçuğuna 28 kişinin tecavüz ettiği olayda, hukukun üstünlüğünün en belirgin göstergesi olarak, vicdanları sızlamayan hakimlerin verdiği, N. Ç. nin her şeyin farkında olduğu, kendi isteği ile ilişkiye girdiği, kararı, sanıkların da hiç utanma duygusu olmadan, 20 ayla – 6 yıl arası en alt sınırdan ceza alması gibi buna benzer, keyfi daha çok olaylarla karşılaşacağımız gerçeklerini unutmadan,

Dersimde yaşanan o acı olayları, kendi bakış açılarından, biz ve onlar ayrımcılığı yaparak, halka anlatırken, Menemen´de Kubilay´ın başını kör bir bağ testeresi ile kesip, kargıya takarak sokaklarda gezdiren gerici güruhun içinde, dedeleri de olanların, bugün bize akıl verirlerken,  Kahraman Maraş ve Sıvas´ta yaşanan vahşeti görmezden gelirlerken,

bu ortamda bizler ülkemiz için neler yapmaktayız dostlar?

Unutmayalım

Yaşamdan umudumuzu yitirmediğimiz her gün, mutlu bir yarın demektir.

a-platform

Fuat Karhan

Umudu hasada ekmek

Beraber, daha mutlu bir Türkiye için, köklü düşünceler üretebilme yetimize ve özgürlüğümüze, çağdaş, demokratik bir ülke için ortaya koyacağımız emek gücümüze, mantığın ve akılcı bilimin önderliğinde özellikle gençlerimize empoze etmek zorunda olduğumuz, uygar toplumların gereklerine uyan eğitime, kısacası insanımızın çağın gereklerine uyacak bilimsel bütün değerlerine el atmış, bir korku imparatorluğu kurma yolunda bütün alt yapısını tamamlamış, ülkemizin geleceğini son sürat karanlığa doğru götürmekte olan bir güce karşı, belkide son kozlarımızı oynadığımız şu süreçte, zorunlu bir gereksinmenin adı olarak ‘’a-platform’’  u kurmaya karar verdik.

Korku aslında insanı tehlikelerden koruyan bir duygu olmakla birlıkte, önce ürkütüp, sonra sindirerek kitleleri yönetmeye çalışmak, yani insanların yaşamlarını korku ağırlıklı yönlendirmek, örneklerini komşu devletlerde de görebildiğimiz gibi, kaybetmeyi göze alamayan toplumların, kazandıkları her şeyi, hatta öz geçmişlerini bile korkuları ağır bastığından kaybettikleri kaçınılmaz bir gerçektir.

Cesaretleri olmayan toplumların, özgür yaşamaya da hakları yoktur.

Dürüst, sağlıklı, kültürlü, çağımıza uygun eğitim süzgeçinden geçirilmiş, araştıran, sorgulayan, akıl yürüten, kendinin ve etrafında olup bitenlerin farkında olan, hayal edebilen, aynı anda gerçeklerle de yüzleşebilen, başkalarının fikirlerine saygı duyan, estetik beğeniye ve algıya sahip, barışçıl, hoşgörülü, bütün canlıları ve doğayı seven ve koruyan, bilimsel eğitimi yaratıcılıkla destekleyen, ufku geniş, yüreği temiz, güzel düşünen ve onu güzele dönüştüren bireyler yetiştirmek yerine, insanımızı kin ve nefret tohumlarıyla dolduran, bireysel çıkarları için yalan ve riyakarlığı ön plana çıkaran yönetimlere dur diyebilmek adına, önlerine bir BERABERLİK duvarı çekmek zorundayız.

Bunu da ancak;

Umudun hasada ekildiği

Pişmanlık namlusunun şakağımıza dayandığı

günler gelmeden, beraberce yapabiliriz.

 

Saygılarımızla

a-platform

Mutlu bir Türkiye için

Başlangıçlar hep zor gelir insana. Her ne kadar hazır olduğunu sansan da, kalemi eline alınca o düşündekiler öyle hemen akmaz kağıda. Bu yalnız yazarken değil, başka işlerin başlangıçlarında da değişmez kuraldır.

Fakat bazı özel durumlar vardır, olağanüstü haller vardır. Sen bu başlangıçlara hazır olmasan da, hazır hissedersin kendini ya da hazır olmak zorundasındır aslında.

İşte biz, bu konuma geldiğimizin bilinci ile ve geç bile kalmanın üzüntüsü ile ülkemizin üzerine oynanan demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından, başkanlık adı altındaki tek adam rejimi hayallerine kadar, her şeyi gerçeklerin ışığında, ülkemiz insanları ile paylaşma kararı aldık.

Amacımız, ülkemiz insanına, dilimiz döndüğü, bilgimiz yettiği kadar, ulaştırılamayan ya da ulaştırılmak istenmeyen güncel olayları, bütün gerçekliği ile demokrasinin ve hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda, yazı olarak sunabilmek.

Eğitim seviyesi ve ekonomik koşulları bilinçli olarak geliştirilmeyen ülkemiz insanları, özellikle son 15 yıldır, çağdaş bir ülkede, hak ve özgürlüklerin sınırsız güzellikte olduğu yaşanılası günleri acı çekerek özlemekteler.

Terörün hızla tırmandığı ve durmaya niyetli olmadığı, ekonominin gün geçtikçe dibe vurmakta olduğu, getirilen ve devamında düşünülen – çağın çok gerisine olacağı mutlak – eğitim sisteminden tutun da, insan hakları, özgür ve bağımsız düşünceye kadar her konuda, hunharca ezilmekte ülkemiz insanları.

Bu kadar zor mudur anlamakta güçlük çekiyoruz? İnsanların çağımızın gerçekleri ile bağdaşan, söylemek istediklerini özgür bir şekilde düşünüp, ifade edebildiği, bağımsız, kendisine güven verebilecek bir hukuk sistemi içerisinde, korkunun ve baskının olmadığı, düşüncelerinin ciddiye alındığı ve topluma, kendisine değer verildiğinin özgüveni ile demokratik ortamlarda katkı sağlayabileceği, neşeli, mutlu bireyler olarak güzel günler yaşayabilmesi bu kadar zor mudur?

Fakat ülkeyi yönetmeye talip olanlar ve yönetenler, eğer sığ düşünceler içerisinde, yukarıda yazdığımız insan olarak yaşayabilmenin evrensel koşullarının karşısında, bencil ve katı tutumlarını sergilemeye devam ederlerse, ekilen bu kin ve nefret tohumları bize ne acı, keder, hüzün ve mutsuzluklar getirebileceğini tahmin edebilmek hiç de o kadar zor değil.

Ülkemizin zoraki gündeme getirilen güncel konusuna da değinmek istersek:

Anayasanın 5. Maddesinde belirtildiği gibi, “DEVLETİN – herhangi bir kişi veya sınıfın değil – temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır” esasından vazgeçip yine Anayasanın 6. Maddesinde belirtilen, “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” ilkesini de bir kenara atıp, bir tek kişinin – bunu bugün için düşündüğünüz gibi, 15-20 yıl sonrası için de düşünerek –

  • Parlamentonun çoğunu belirlemesine
  • Büyük Millet Meclisini feshetme yetkisi almasına
  • Yüksek yargı üyelerini seçebilmesine
  • Bakanları seçmesine
  • Kararnamelerle yasa çıkartmasına
  • Ülke adına uluslararası anlaşma yapmasına
  • Eğitim sistemine tek başına sahip olmasına
  • Ülkenin bütçesini kullanmasına

Kısacası Türkiye’nin geleceği ile ilgili kararları tek başına almasına hükmedebilecek bir konumda, vicdanen, hukuken ve mantıken olanaksız bir duruma sürüklenir.

Bunları anlamak ve bu ortaçağda bile tartışılacak fikirler toplamına dur demek, defalarca yazdığımız gibi, o kadar da zor olmamalı.

Biraz ülke sevgisi ve ülke insanına saygı, ülkemizi karanlığa sürüklemeye çalışanların suratına mutluluk rüzgarları olarak çarpmaya yetecektir.

Yeter ki siz mutlu bir yarın özlemi ve beklentisi için dik durun.

 

Mutlu bir Türkiye için……….

Türkiye’de Atom Santrali ve Yenilenebilir Enerji

Uzun zamandan beri Türkiye’de atom santrallerinin yapılması gerekliliği üzerine konuşuluyor.

Japonya’daki Fukuşima kazasından sonra hemen hemen tüm dünyadaki atom santrallerini üreten ve işleten ülkeler dâhil olmak üzere, herkes bu teknolojiyi sorgulamaya başladı.

Ben burada klasik atom santrallerine hayır diye slogan atmayacağım. Olaya teknik açıdan bakmaya çalışacağım.

Japonya´nın atomla tanışması 2. dünya savaşının galibi Amerika´nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atmasıyla başlar. Yüz binlerce kişinin ölmesine ve bugüne kadar gelinen süreçte birçok insanın radyasyonun etkisiyle sakat kalmaları, hayatlarını kaybetmeleri ve doğan çocukların sakat olarak dünyaya gelmeleri kaçınılmaz sondu.

Amerika atom bombasını teslim olacağını daha önceden açıklayan Japonya´ya atmakla kalmadı, bugün yeni bir felaketi doğuran Fukuşima santrallerini de inşa etti.

Çernobil kazası da hala hafızalarda tazeliğini korurken Türkiye birden atom santralleri kurma hevesine kapıldı. Başbakan Tayyip Erdoğan tehlikeyi tügazla veya araba kullanma tehlikesine indirgemesi de bizi yönetenlerin ne kadar konuya uzak olduklarını gösteriyor.

Rusya ile ihalesiz bir anlaşma yapılıyor ( 20 milyar dolar civarında bir harcama yapılacak ) ve Rusya yapacağı santralin çok güvenilir olduğunu Japonya´daki kazanın önemli olmadığını söyleyerek bizim politikacıları ikna ediyor. İkinci bir santralin anlaşması ise Japonlarla yapılmış ve bugünlerde imzaların atılması ve inşa tarihinin belirlenmesi için Hükümet bastırıyor. Japonlar ise özür dileyerek şu an belirsiz bir dönemin yaşandığına dikkat çekerek bu anlaşmaya yanaşmıyorlar!

Almanya’da Stuttgart eyalet seçimlerini CDU Hıristiyan demokrat partisi ( atom santrali yanlısı) kaybedince, hükümet hemen atom santralleriyle ilgili katı tutumunu değiştirerek yenilenebilir enerjinin öncelikli olarak desteklenip eski atom santrallerinin devre dışı bırakılması kararını alıyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bildiğini zannettiği tehlike sadece atom santrallerinin bir kaza anında radyasyon yayması ile sınırlı değildir. Bütün dünyada olan en büyük sorun; uranyum yakıtlarının kullanıldıktan sonra depolanma sorunudur. Uranyum yakıt olarak tüketildikten sonra bile yüksek oranda radyasyon yaymaktadır ve şu anda dünyada bu maddeyi nötr edecek bir teknoloji yoktur. Almanya gibi ülkeler büyük paralar harcayarak bu tehlikeli maddeleri bir gün bu sorunu çözebilecek teknoloji geliştirilebilir diye tekrar çıkarılmak üzere yer altında depolamaktadırlar ve dünya için en büyük sorun da budur.

Türkiye doğal güzelliklerinin çokluğu kadar yenilenebilir enerji üretebilecek olanaklara da sahip eşsiz bir memleket.

Akarsularımız boşuna akmasın.

Rüzgârımız boşa esmesin.

Güneşimiz sadece turistleri bronzlaştırmasın.